Kıbrıs sadece Afrodit efsanesini barındırmakla kalmıyor, aynı zamanda ona bir adres de veriyor; hatta aslında üç tane. Bu yazıda, Kıbrıs’a yaptığım iki ayrı seyahatte keşfettiğim bu üç önemli yeri ve her birinin benzersiz atmosferini sizinle paylaşacağım.
İlk durağım, 2025 yılında Kıbrıs’a yaptığım ilk seyahatte, Afrodit’in deniz köpüğünden doğduğuna inanılan kaya olan Petra tou Romiou oldu. Efsanelerden ilhamla Paphos’u ziyaret etmiştim ve bu sahil şeridi beklentilerimin ötesinde bir deneyim sundu: devasa beyaz kireçtaşı kayalar, etrafında daha küçük taşlar adeta bir alaycı gibi duruyordu. Kayaya tırmanmak yasaktı, ancak yüzeyindeki pürüzlü izleri görmek mümkündü; milyonlarca yıl önce birbirine sürtülen tektonik plakaların kalıntılarıydı. O zamandan beri ziyaret ettiğim tüm sahil şeritleri arasında bu en özel olanı koruyor. Plajın üzerindeki restorandan gün batımında manzara adeta bir sinema filmi gibi.
Aynı seyahatte, Afrodit’in bin yıldan fazla bir süre boyunca ibadet edildiği Kouklia’daki antik kutsal alan Palaepaphos’a da gittim. Ekim ayında ziyaret ettiğimde, sitede tamamen sessizdi; bu durum, yapının büyüklüğünü daha da vurguluyordu: 144 hektar alana yayılan, dağılmış temeller ve devasa kireçtaşı bloklardan oluşan bir yapı, bir zamanlar Akdeniz’in en önemli dini merkeziyken, şimdi sadece ben ve taşlar. Küçük müzede, tüm kültün etrafında inşa edildiği nesnenin önünde durdum: sıradan siyah renkli, konik şekilli bir taş; yüzü veya herhangi bir özelliği yoktu. Orada dururken, kendime “bu kaya Afrodit mi?” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Yüzlerce yıl boyunca bu, onun sembolüydü.
Müze, unutulmaması gereken bir gerçeği ortaya koyuyor: Afrodit, Yunanlar gelmeden önce bile bu kutsal alanda ibadet edilen ilk tanrıça değildi. Bölgeye yerleşenler, Near Eastern kökenli aşk ve doğurganlık tanrıçası Astarte’yi zaten burada tanıyorlardı; kendisi de Mezopotamya’daki Ishtar’dan geliyordu. Yunanlar geldiğinde, bir değişim olmadı; iki tanrıça bir araya geldi ve sonunda Afrodit adı öne çıktı. Yani, yüzü olmayan siyah taş, Afrodit’in ortaya çıkmasını bekleyen bir sembol değildi; çok daha uzun bir tarihe sahip başka bir tanrının sembolüydü.
Kıbrıs’ın güney kıyısını keşfettikten sonra, Akamas yarımadasının kuzeybatısında yer alan Afrodit Banyoları’na doğru yola çıktım; efsaneye göre, burada tanrıça Adonis ile buluştuğu ve banyo yaptığı söylenir. Oraya vardığımda, girişin yanında bir düzine tur otobüsü gördüm ve kalabalığa hazırlıklıydım. Ancak çoğu ziyaretçinin doğrudan Afrodit Yolu olarak bilinen yürüyüş parkuruna yöneldiğini fark ettim. Küçük bir doğal mağaranın etrafını saran bahçe, eski bir incir ağacının gölgesinde adeta sessizliğe bürünmüştü. Birkaç dakika boyunca tek başıma mağaranın önünde durdum ve buranın, adadaki en çok efsanelere konu olan yerlerden biri olmasına rağmen bu kadar sakin olmasını beklemiyordum.
Üç farklı mekan, iki ayrı seyahat ve hepsini birleştiren ortak bir tema: denizden doğma, yüzü olmayan bir kaya ve sessiz bir bahçede banyo yapma. Bu yolculukta, Kıbrıs’ın sadece doğal güzelliklerini değil, aynı zamanda zengin tarihini ve mitolojisini de deneyimleme fırsatı buldum.