İsrail ile Ürdün arasındaki çöl yollarının ortasında, Kudüs ve Yeryaho arasında yer alan Khan al-Ahmar köyü, İsrailli yetkililer tarafından “yasa dışı” olarak kabul edilen bir yerleşim yeri. Köyün merkezinde ise, yaklaşık 300 Bedevi çocuk ve gence eğitim veren, lastiklerden, ahşaptan ve çamurdan yapılmış kırılgan bir yapı olan “lastik okulu” bulunuyor. İsrailli yetkililer, köylülerin resmi bir bina izni almasını engelledi ve yerleşim yerinin tamamen yasa dışı olduğunu ilan etti. Son sekiz yıldır okul, yıkım tehdidi altında ve bu durum, yaygın Yahudi yerleşimci şiddetine karşı bir direnişin sembolü haline geldi.

Deneyimli İsrailli yazar ve yönetmen Amos Gitai’ye göre, uluslararası baskı olmasaydı, okulun bu kadar uzun süre ayakta kalması ve açık kalması mümkün olmazdı. “Bu okul bir çeşit gösterge oldu. Uluslararası toplumun Khan al-Ahmar halkının haklarını koruma konusunda ne kadar ileri gideceğini test ediyor. Avrupa’nın bu konuda ‘hayır’ demesi önemliydi.” Gelecek ise belirsizliğini koruyor.

Amos Gitai’nin yeni filmi “The Road to Jericho”, Khan al-Ahmar’ın “lastik okulunu” bir tür umut ışığı olarak sunuyor. Bu filmde, 75 yaşındaki Gitai, İsrail ile Filistin arasındaki karmaşık tarihi ele alırken, aynı zamanda kendi rolünü de sorguluyor ve uzun yıllardır yaptığı çalışmaları gözden geçiriyor. Film, okulun dokunaklı görüntülerini, geçmişten kalma arşiv görüntülerle birleştirerek, Oslo anlaşmalarının altın çağına ait anıları canlandırıyor.
Gitai’nin açıklamasına göre, o zamanlar geleceğe dair umutlar daha yüksekti. Ancak, “Rabin’in suikastıyla (1995’te aşırı sağcı bir İsrailli öğrenci tarafından öldürülmesi), diyaloğu sürdürme çabaları sekteye uğradı. Rabin çok basit ve dürüst bir liderdi. Bir anlaşma istiyordu ve tüm konuları masaya koymaya hazırdı, çünkü bir anlaşmanın zorlama yoluyla sağlanamayacağını biliyordu.”
“Şimdi ise her şey değişti,” diyor Gitai. “Her şey dengesizleşti ve artık barışı istemeyen insanların elindeyiz; ister aşırı sağcı yerleşimciler olsun, ister Hamas olsun. Bu nedenle, hayatımda gördüğüm en kötü zamanlardan birini yaşıyoruz. İsrail’deki birçok insan son üç yıldır şiddet ve vahşetin boyutlarına şahitlik ederek şok içinde.”


“The Road to Jericho”, bu yılki Venedik Film Festivali’nde yer alan ve Orta Doğu’ya odaklanan filmlerden biri. Yuval Abraham ve Rachel Szor tarafından yönetilen ve The Guardian ile ortak yapım olan “NAZA” adlı belgesel, İsrail ordusunun Filistinli sivillerin katliamındaki rolünü gözler önüne seriyor. Batı Şeria’daki etnik temizliği konu alan VR belgeseli “Raj’in (We Shall Return)”, Venedik Immersive bölümünün dikkat çekici yapımlarından. Ancak “The Road to Jericho”, diğerlerinden farklı bir yere sahip; daha çok bir tonlama eseri, derin duygularla dolu ve siyasi sinemaya meydan okuyan bir çalışma.

“Çalışmamı bir sivil jest olarak görüyorum,” diyor Gitai. “Bir şey beni etkilediğinde veya rahatsız ettiğimde film yapıyorum; bu her zaman tetikleyici oluyor.” Gitai, 10 yıl önce başka bir filmi çekerken Khan al-Ahmar’ı ziyaret etmiş ve Bedevi toplumunun azmi ve bağlılığıyla etkilenmiş. “Filmmaking’i kullanarak okulu savunmak istedim.”
Ancak Gitai, kesinlikleri savunan ve net bir amaçla yola çıkan filmlerden uzak duruyor. “Sanatın gerçekliği değiştirdiğine inanmıyorum,” diyor. “Bu hiçbir zaman böyle olmadı. Sanat, hafızayı canlandırabilir; bu da önemli. Dünyayı silahlar ve para yönetse de fikirler de önemlidir ve sinema, fikirlerin yayılması için harika bir araçtır.”


1982’de çektiği “Field Diary” adlı belgeselinde, Lübnan Savaşı öncesinde Nablus’un o zamanki belediye başkanı Bassam Shakaa ile röportaj yapmıştı. İsrailli yerleşimciler tarafından saldırıya uğrayarak bacağını kaybeden Shakaa, optimist mi yoksa pesimist mi olduğunu sormuştu. Shakaa, “Pesimizm, karşılanamayacağımız bir lüks,” diye yanıtlamıştı.
40 yıldan fazla sonra bu sözler daha da anlam kazanıyor. “Benim için optimizm önemli değil,” diyor Gitai. “Gördüğümüz her şey göz önüne alındığında, bunu söylemek naif olurdu. Ancak 80 yıl önce Avrupa’da milyonlarca insanın öldürüldüğü dönemleri hatırlamak önemlidir. Bu, insanların ikinci dünya savaşının dehşetinden sonra bile bir araya gelip yeniden inşa edebileceğini gösteriyor. Bu nedenle umudu korumak gerekiyor; umut ve fikirler, değişimin en büyük güç kaynaklarıdır.”
OKUR YORUMLARI (1)