Bu eğlenceli Avustralya yapımı komedi, hem sıcak hem de çok komik; aynı zamanda erkeklerin yalnızlığına ve orta yaş krizine dair şaşırtıcı bir inceleme. Peki bu dizinin en güzel yanı ne?
Her zaman bir program izlerken, dizideki hayvan karakterlere karşı belirli bir tepki vermem beklenip beklenmediğini merak ederim. Bu durum “Cuteness Assumptive Theory” olarak adlandırdığım bir soruna yol açıyor: Yüzeysellik. Temel fikir şu: Eğer bir gösterinin başarısı, başrol oyuncusunun göz alıcı olup olmadığına bağlıysa, o zaman şimdiden başarısız olmuştur. Bizim için her şey önemli değil.
Bu durum, ABD yapımı dizilerdeki “kalp atışlarını hızlandıran” erkek karakterlere de uygulanabilir. Her seferinde, bu karakterlerin sahneye çıkmasıyla birlikte diğer tüm karakterler aklını kaybeder; çünkü onlar sanki Dünyanın en çekici insanıymış gibi davranırlar. Biz ise oturmuş halde, “Bu ne?” diye düşünürüz. Bu durum, çocuk yıldızlar için de geçerlidir. Casting direktörleri, izleyicilerin “aşkım” tepkisini alacaklarını düşündükleri belirli bir tür çocuğu seçmeye eğilimlidirler. Ancak genellikle bizden istenen tepkiyi alamazlar. Bizim amacımız beğenilmek değil! Neyse ki, bu durum hayvan karakterlere geldiğimizde ortaya çıkıyor. Bu hafta “Dog Park” dizisini izlerken tam olarak böyle bir durumla karşılaştım.
Televizyon (“Dog Park”), 24 Ağustos’tan itibaren yayınlanmaya başlayacak ve Roland adındaki, insanlardan hoşlanmayan bir adamın hikayesini anlatıyor. Partneri Emma, iş için yurt dışına gitmiştir ve Roland, çocuklarının yanı sıra istemediği bir de köpek olan Beattie ile baş başa kalmıştır. Komşu olan Sam, Beattie’yi parka götürerek diğer köpeklerle oyun oynamasını sağlar. Bu durum, Emma tarafından planlanmıştır; çünkü Emma, Roland’ın kötü bir “köpek babası” olacağını ve çocuklarını sadece isteksizce egzersiz yaptıracağını bilir. Zorunlu olarak diğer köpek sahipleriyle vakit geçirmek zorunda kalan Roland, topluluğun önemini ve köpeklerin getirdiği neşeyi anlamaya başlar. Hikaye biraz klişe gibi görünse de, dikkatlice işlenmiş.
Bu düşük tonlamalı komedi, Victoria, Avustralya’da çekilmiş ve erkeklerin yalnızlığına ve orta yaş krizine dair şaşırtıcı bir inceleme sunuyor. Roland, neredeyse alkolik bir gramer polisi ve depresyondan kaçmak için koşuyor. Kolejde kariyer danışmanı olarak çalışan Roland, genç öğrencilerini mezar taşlarını yazmaları konusunda teşvik ediyor; bu durum oldukça komik ve ilham verici bir egzersiz. Ancak Roland mutlu değil. Studio Ghibli filmlerinde gördüğünüz, çimenlerin hışırtısı veya böceklerin sürünmesi gibi ara sahneler var mı? “Dog Park”ta da Roland’ın markette insanlara sinirlendiği veya Alexa ile tartışma anları gösteriliyor; bu durum oldukça ilişkilendirilebilir.
Roland ve Emma arasındaki ilişki de sorunlu bir dönemden geçiyor. Onlar birbirlerini incitip, sonra onarmaya çalışıyorlar; ancak bu durumu gizleyemiyorlar. Bu tür bir ayrılık hikayesi genellikle klişe anlarla anlatılırken, “Dog Park” dizisi bu durumun yarattığı gerginlikleri, tekrar yazılan mesajları, kırıcı konuşmaları ve sinir bozucu telefon görüşmelerini gerçekçi bir şekilde yansıtıyor. Dizi bir komedi olarak tanıtılıyor; ancak çoğu zaman içimizde buruk bir hisse yol açıyor.

Sadece dizinin başındayız; bu yüzden Roland ve Emma’nın olup olmayacağını henüz bilmiyoruz. Belki de onların hikayesi, sürekli bir “top ve geri” oyunudur? Ancak eminim ki, “köpek parkı divası” olarak adlandırdığı diğer köpek sahipleri tarafından, onun huysuzluğu yumuşatılacaktır. Bu grup arasında, Celia Pacquola’nın canlandırdığı, şefkatli ve düşündürücü Sam de yer alıyor. Eğer bir aşk hikayesi varsa, bu kesinlikle acı ve karmaşa ile dolu olacaktır. Ya da belki “Dog Park” tamamen farklı bir oyun oynamaktadır.
Yazar ve ortak yaratıcı Leon Ford, Roland karakterine hem sert hem de dokunaklı bir yorum getiriyor. Bir meslektaşı, “Daha ilginç bir partneriniz var mı?” diye soruyor. Roland ise alaycı bir şekilde, “Öldü, aslında,” diye cevap veriyor. Bu tür bir alaycılık, Avustralya’ya özgü bir özellik. Bu durum, Patrick Brammall’ın ortak yazdığı Colin from Accounts dizisini hatırlattı: bu dizi de bir köpek hakkında ve ben de bu köpeğe karşı aynı tepkiyi vermiştim.
Aslında, Beattie çok sevimli bir köpektir; tatlı bir yüzü ve “tavşan kulağı” gibi duran kulakları var. Bu dizinin, sadece hayvanların sevilmesi üzerine kurulu olmaması harika. Bizden sürekli olarak belirli duygular bekleyen yapımlar beni rahatsız ediyor; ancak “Dog Park” bu tuzağa düşmüyor. Hem komik hem de çoğu zaman güzel olan bu dizi, köpek severler için değil, daha çok insanları anlamak isteyenler için ideal. Peki bu dizinin en güzel yanı ne? Siz de bir kelp köpeği gibi yarış pistinde koşuyorsunuz. Komik ve çoğu zaman güzel olan bu dizi, sadece hayvanseverlerin değil, aynı zamanda insanları anlamaya çalışanların da ilgisini çekecektir.
Bu konularda daha fazla bilgi edinin.