Deborah Levy’nin büyüleyici ve rahatsız edici romanı Hot Milk’ten, Claire Powell’ın tüm dahil sistemlerin dehşet verici dünyasını anlatan All In’e kadar, Leon Craig, kötü tatilleri konu alan en iyi romanlara göz atıyor. Her yaz, günlük hayatın stresinden uzaklaşmak için bir mola hayal ederiz, kendimizi farklı bir yerde yeniden yaratırız. Ancak gerçek şu ki, tatiller cehennem olabilir. Rahatlamanın yanı sıra, kalabalıklar, lumpy yataklar, sevdiklerimizin huysuzlukları ve ne kadar uzağa gidersek gidelim, en kötü özelliklerimizden veya kendi kusurlarımızdan kaçamayacağımız gerçeğiyle yüzleşiriz.
İşte bu nedenle, felaket tatili edebiyatta giderek daha popüler bir tür haline geliyor. Birçok kişi için, televizyon dizisi The White Lotus‘te gösterilen lüks tatiller sadece birer hayal ürünü olsa da, hepimiz pahalı vaatlere karşı savunmasızız. Bu yaz, edebiyatta öne çıkan iki eser, Claire Powell’ın All In ve Chloë Ashby’nin Family Friends adlı romanlarıdır. All In’de, evliliği sorunlar yaşayan bir çift, zengin bir abinin ödediği bir İspanya tatiliyle rahatlamaya çalışır. Bu roman, yaşanan gerginlikleri çok gerçekçi bir şekilde ele alırken aynı zamanda oldukça komik anlara da sahip. Ashby’nin Family Friends adlı romanında ise, uzun yıllardır birlikte tatil yapan bir grup arkadaşın tatili, bir erkeğin ihaneti, eski dostlar arasındaki çekim ve genç bir üvey kızın gelişiyle gerginleşir. Bu roman, Akdeniz’in sıcak atmosferini kullanarak gerilimi artırıyor.
Sabine Durrant’ın mükemmel polisiye romanı Dead Heat’te ise, kariyeri başarısız olmuş bir gazeteci, daha başarılı medya arkadaşı ve zengin bir milyarder olan eski okul arkadaşları, Yunanistan’daki tatillerinde geçmişteki ırkçılık sorunlarıyla yüzleşmek zorunda kalırlar. Hatta bu durum, cinayetle sonuçlanan olaylara yol açar. Durrant, gerilimi ustaca yöneterek okuyucuyu şaşırtıyor.
Bazen, kaçmak istediğimiz şeyler bizi daha da yakalar. Deborah Levy’nin filmi olarak uyarlanan Hot Milk romanında, bir aile İspanya’daki bir balıkçı köyünde parçalanmaya başlar. Sofia, yerel güzellerle ilgilenirken, annesi Rose ise gizemli bir felçten kurtulmak için umutsuz bir şekilde tedavi arar. Bu sırada, anne ve kız arasındaki çözülmemiş sorunlar su yüzüne çıkar.
Jo Hamya’nın yarı otobiyografik romanı The Hypocrite’te ise, Sicilya’da tatil yapan bir yazar babanın davranışları, yıllar sonra kızı tarafından tiyatro sahnesine taşınır. Roman, yazarın davranışlarının bazı yönlerini kızının unutmaya çalıştığına dair ipuçları veriyor.

William Rayfet Hunter’ın Sunstruck adlı romanında ise, bir üniversite arkadaşının ailesinin şatosunda konuk olmak, anlatıcının Lily’nin ailesiyle arasındaki sınıf ve ırk farklılıklarını anlamasına yardımcı olur. Lucy Foley’nin The Midnight Feast adlı romanı ise, lüks bir sağlıklı yaşam merkezinin açılışındaki rahatsız edici olayların, yıllar önce yaşanan felaketlerle bağlantılı olduğunu ortaya çıkarır.
Bazen, kendimizi daha iyi tanımak için farklı yerlere gitmek gerekir. E.M. Forster’ın A Room With a View adlı romanında, Lucy Honeychurch, Florence’ta bir adam tarafından öpüldükten sonra nişanlısından ayrılmaya karar verir. David Nicholls’un en çok satan romanı You Are Here’de ise, yalnız kalmış iki boşanmış kişi, Lake District’te yağmurlu bir yürüyüş sırasında beklenmedik bir aşk yaşar.
Tatiller her zaman istediğimiz gibi olmayabilir, ancak farklı deneyimler yaşamaya değer. En kötü tatiller bile bize önemli şeyler öğretebilir ve en iyi olanlar bizi dönüştürebilir.